İşitmek, Duymak, Anlamak ve İdrak: Farkındalık Yolculuğu
Dışarıda birçok sesi işitiriz, fakat pek azını gerçekten duyarız. Bu seslerin arasındaki farkları nereden, kimden geldiğini, ne anlattığını ve o anda neden kulağımıza duyurulduğunu bazen fark edemeyebiliriz. Bazen duyarız fakat duyduğumuzu anlayamayabiliriz. Bazen de bir şeyi anlıyor gibi oluruz, fakat bu anladığımızı uygulayabilecek, hayatımız içinde kullanabilecek bir farkındalığa ve idrake gelmemiz zaman alabilir.
İşte burada, nasıl bir sistem var ki, bazı seslere kulaklarımız kapalı, bazılarına açıktır? Bazılarını anlayabiliyoruz, bazılarını anlayamıyoruz. Bazen de bir şeyi anladığımızı zannettiğimiz halde bile, onu uygulayamayıp, hayatımızda hiç duymamış gibi davranabiliyoruz. 'İnsan' kelimesi aslında 'unutan' demektir. Yani biz, bazen öğrendiklerimizi ve bildiklerimizi tamamen, sanki hiç duymamış gibi davranabiliriz.
İşte burada, nasıl bir sistem var ki, bazı seslere kulaklarımız kapalı, bazılarına açıktır?

Bazılarını anlayabiliyoruz, bazılarını anlayamıyoruz. Bazen de bir şeyi anladığımızı zannettiğimiz halde bile, onu uygulayamayıp, hayatımızda hiç duymamış gibi davranabiliyoruz. 'İnsan' kelimesi aslında 'unutan' demektir. Yani biz, bazen öğrendiklerimizi ve bildiklerimizi tamamen, sanki hiç duymamış gibi davranabiliriz.
Aslında bunların bir matematiği vardır. Örneğin, bir kişi dinlediklerini duymazdan geliyorsa, yavaş yavaş kulakları kapanacaktır. Birçok kulak rahatsızlığının ve duyma probleminin arkasında, özellikle kendi varlığını ve işini dinlememek vardır. Bir yerde dinlemek, böbrek ve su sistemiyle bağlantılıdır. Yani vücudun 'Chi' – 'Çi' enerjisini, hayat enerjisini elde etmesiyle de ilişkilidir.
Biz eğer, bir şeyi duyduğumuzda onu uygulamıyorsak bilin ki, o bilginin titreşim veya frekansıyla bedenimiz, halimiz ve realitemiz henüz uyumlanmaya hazır değildir. Biz ne dinlersek, hangi bilgiyi alırsak alalım, aslında bizim bir kapasitemiz vardır. Yani çok fazla bilginin olması, bunun hayatımızda kullanabileceğimiz, faydalanacağımız bir şey olduğu anlamında değildir. Bizim kendi algılama, anlayış ve realitemiz, aslında varlığımızın belirli ölçüdeki frekansıyla bağlantıdadır ve bu frekansıyla eşleşeni alabiliriz.
Bu yüzden, çoğu zaman kendi inandığımız ve bildiğimiz kavramları değiştirmeyi pek tercih etmeyiz. Yani küçücük bir inanç veya kalıbın bile değiştirilebilmesi, fazla emek ister. O zaman önce dinlemek, duymak, duyduğunu anlamak ve anlayabilecek bir duruma gelmek önemlidir. Aslında bunlar, biraz çalışma ve egzersizlerle mümkündür. Buradan sonrası ise, kendi üzerimizde çalışarak, özellikle içsel çalışmalarla, farkındalığımızın artmasıyla, fark edişlerimizin ve titreşimlerimizin yükselmesiyle mümkündür. Bu da, bazı insanların zihinsel melekelerini gelişmesini sağlayabilir.

Fakat zihinsel yetenek dediğimizde, örneğin matematiği güçlü, bu alanda çok başarılı olan bir kişinin, idrak ve kavrayışta da kuvvetli bir kişi olacağı demek değildir.
Sosyal bilimler, tarih, coğrafya alanlarında başarılı, ezberi kuvvetli biri de çok iyi bir anlayışa sahip olmayabilir. Ya da bir kişi mesleğinde çok yetkin olabilir; iyi bir hekim, mühendis veya mimar olabilir. Bunlar da yine o kişinin, anlayış ve idrakinin çok yüksek olduğu anlamına gelmez.
Yani bu, sadece eğitimle, çok şey öğrenmek veya bilmek ile ilgili bir konu değil, kişinin içsel frekanslarının, titreşimlerinin yükselerek, kendi frekansına uygun bilgi ve titreşimlerle buluşması demektir. Bu nedenle, bir kişinin aslında inancının, fikrinin değişiyor gibi görünmesinin de bir önemi yoktur. Hangi anlayış veya bilgiyi o kişiye, frekansa verirseniz verin, kişi yine, kendi realitesi ve anlayışı çerçevesinde bu bilgiyi kullanacaktır. Önemli olan bu algılamaları, bu frekansları yükseltmektir. Bunun için özellikle kişinin kendini tanıması, kendini fark etmesi ve kendini bilme yolunda çalışmalar yapması çok önemlidir.
Eğer anlayış yavaş yavaş gelişiyor ve olgunlaşıyorsa, bu anlayışla birlikte fark edişler başlar.

Yani kişi çeşitli bilgiler arasındaki azlığı, çokluğu, titreşiminin rengini, desenini veya aralığını anlamaya başlar. Bu, kişiyi bir idrake götürür. Hani bazen, bir bilgiyi, bir konuyu düşünmeye çalıştığımız zaman “bir ışık yanar” ya, işte aslında o an, içerideki varlığımızın bir bilgiyle buluşma anıdır. Bu anlar ve flaşlar çoğaldıkça, biz gelişiyoruz ve olgunlaşıyoruz demektir.
İdrak kapılarından geçtikçe ki -“idrak ettik bitti”- diye de bir şey de yok. Çünkü hayat, gelişim ve tekamül, aslında sonsuz bir şeydir ve bu gelişim süreci içerisinde, biz gerçekten bir “insân-ı kâmile” -gelişmiş ve olgun bir insana- doğru gideriz.
O duymayan, dinleyemeyen, anlayamayandan anlayan, fark eden, idrak eden ve bu idraklerini, idrak kapılarından geçerek, bir sürü ışıklar ve karanlık mağaralarını aydınlatan bir bireye götürürken, buradan itibaren bir şuurlanma başlar. Şuurlanma ise; fark edip idrakine vardığımız bilgilerin, yavaş yavaş birbirleriyle olan bağlantılarını kurup -aslında bir bağ oluşturma- sistemi, kainatı kendiyle bir ve bütün olarak algılama yolunda ilerleme başlar.
Her birimiz, hayırlısıyla bu yolculukları şuurlanarak, idrak yolculuklarında idrak kapılarından geçerek yapalım.
Görüşmek dileğiyle.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!