Müzik, İdeoloji ve Siyaset: Gündelik Hayatın Gizli Soundtrack’i
Günlük hayatın içine müzik sızıyor. Biz istemeden. Biz fark etmeden.
Marketin tavanındaki hoparlörden iniyor tepene; dizinin sahnesinde görünmeyen bir el gibi dolaşıyor; reklamın ortasında bir cümleyi değil, bir ritmi hafızaya çiviliyor. Birinin telefonundan taşan melodi, kaldırımda yürürken bile diline yapışıyor. Sosyal medyada üç saniyelik bir ses; üç saniye, ama gün boyu zihnin içinde dönüp duran bir nakarat.
Müzik modern hayatın dekoru gibi. Kulağı oyalayan, zamanı dolduran, boşlukları “güzel” yapan bir şey gibi. Oysa bazen dekor, oyunun kendisidir. Bazen asıl metin, en arkada çalan sestir.
Bu yüzden “müzik müziktir, siyaseti karıştırmayalım” cümlesi, iyi niyetli bir kaçış gibi dursa da bir şeyi saklar: Siyaset dediğimiz şey sadece kürsüde, sandıkta, bağıran manşetlerde değil. Siyaset, “normal” dediğimiz şeyin—hayatın kendiliğindenmiş gibi görünen düzeninin—içinde çalışır. Ve kültür, bu düzenin en usta işçisidir.
Kültür, çoğu kez “zevk” diye küçümsenir.

Sanki yalnızca beğeni meselesiymiş gibi: kim ne dinliyor, ne giyiyor, ne izliyor… Oysa kültür, beğeniden önce bir alışkanlık üretir. İnsanlara neyi sevmesi gerektiğini değil, neyi doğal sayması gerektiğini fısıldar. Ne komik, ne ayıp, ne çekici, ne itici, kim “başarılı”, kim “kaybeden”… Bunları yazılı bir kanun gibi dayatmaz; tekrar eder. Tekrar eder. Bir daha tekrar eder. Ve sonra bir gün, sanki hep öyleymiş, doğrusu zaten buymuş gibi görünür.
Doğal sandığımız şeylerin çoğu, aslında öğrenilmiş şeylerdir. Bir bakışın normal, bir susuşun olgunluk, bir kıskançlığın romantizm sayılması… Milyon kere edilen küçük tekrarların tortusudur. Popüler kültür dediğimiz o akış—diziler, reklamlar, sosyal medya ve evet, şarkılar—bu tortuyu hızlandırır. Çünkü popüler olan yalnızca çok izlenen ya da çok dinlenen değildir; popüler olan, çok tekrar edendir. Ve tekrar, insana kader gibi bir şey üretir: “Zaten hayat böyle.”
İdeoloji de tam burada başlar. İdeolojiyi çoğu insan slogan sanır: bağırılan cümleler, sert kavramlar, parti rozeti… Oysa ideoloji çoğu zaman bağırmaz. Tam tersine: sesini kısar. “Mantık” kılığına girer. “Gerçekçilik” gibi konuşur. “Hayatın gerçeği” diye masaya oturur.
İdeoloji, insanlara her zaman ne düşüneceğini söylemez. Çoğu zaman şunu öğretir: Neyi sorgulamayacağını.

“Hayat böyle.”
“Herkes kendi derdinde.”
“Hepimiz ekmeğimizin peşindeyiz.”
“Güçlü ol.”
“Kimse kimseyi bedavaya sevmez.”
“Başarı istiyorsan bedel ödersin.”
Bu cümleler tartışma açmaz; tartışmayı kapatır. Çünkü bir şeyi “zaten böyle, normali bu” diye paketlediğiniz an, alternatifler ya çocukça görünür ya da imkânsız.
Popüler şarkılar ideolojiyi tez gibi anlatmaz. Onu daha etkili bir şeye çevirir: duyguya. Kıskançlığı romantik bir ışığa boyar. Çalışmayı kutsal bir ahlâka çevirir. Görünürlüğü başarıyla eşler. Susmayı olgunluk diye parlatır. Ve biz düşünmeyiz; hissederiz. Hissederiz; sonra o his, düşüncenin yerine geçer.
Bazen bir cümle gelir, bir hayatı “tek doğru” gibi paketler: “Evli, mutlu, çocuklu.” Üç kelime. Üç mühür. Sanki hayatın başarı kriteri, sanki makbul olmanın kısa yolu. Bir şarkı bunu bir kere söyler; sonra biz onu düğünde, aile sohbetinde, “ee sen ne zaman?” sorusunda, hatta kendi iç sesimizde duyarız. Kültür böyle çalışır: melodiden çıkar, hayatın içine karışır.
Çünkü ideoloji sadece fikir değildir. İdeoloji, bir hisler düzenidir. Hangi duygunun “yakıştığına”, hangisinin “eziklik” olduğuna karar verir. Gururu haklı çıkarır, kırılganlığı saklar, acıyı derinlik diye över, sevgiyi sahiplik diye anlatır. Bunu yaparken de kendini görünmez kılar. Çünkü görünmez ideoloji, en güçlü ideolojidir.
Buradan hegemonya dediğimiz şeye geçiyoruz: Düzeni sadece yasalar değil, rıza ayakta tutar. Ama rıza, her sabah sisteme verilen bilinçli bir onay değildir. Rıza çoğu zaman bir yorgunluktur: “Başka türlüsü zor.” “Dünya böyle.” “Racon böyle.” İnsan, yenilmek için ikna edilmez; çoğu zaman alıştırılır.
Antonio Gramsci’nin hegemonya diye tanımladığı hâl tam da bu noktada başlar: “Sağduyu” denen şey, çoğu zaman iktidarın en sessiz dilidir. İnsanların “makul” dediği şeyi kurarsınız; gerisi kendiliğinden gelir. Ve bu alan kültürle örülür: okulda, ailede, medyada, hikâyelerde, şarkılarda… Çünkü insanlar yalnızca kurallarla değil, hayallerle de yönetilir. Kimin saygın sayılacağı, hangi hayatın imrenilesi olacağı, hangi duygunun ayıp olduğu… Bunlar yönetimin en yumuşak, en kalıcı biçimidir.
Popüler müzik bu yüzden siyasal açıdan güçlüdür: çok kişiye ulaşır, çok tekrar eder, çok duygu üretir. Bir nakaratın dili, bir süre sonra gündelik dilin kendisi gibi konuşur. Biz sanırız ki “şarkıdaki sözler.” Oysa şarkı bazen bizim cümlemiz olur. Sonra da o cümle, kaderimiz gibi yerleşir.
Tek tek şarkıları fişlemek anlamsız. Mesele bir şarkının “kötü niyeti” değil; tekrarın birikimli etkisi. Popüler müzikte sık dönen bazı “normal paketleri” var. İçinde hayat varmış gibi duran, ama hayatı belli bir biçimde kuran paketler.
Birincisi: Aşk.

Aşk, çoğu şarkıda sahiplik gibi kurulur. Tamamlanma gibi. “Sensiz yaşayamam.” “Gitme, kal bu şehirde.” “Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar.” “Bensiz yapamazsın.” “Kimseye bakma.” Aşk, iki eşit öznenin karşılaşması olmaktan çıkar; bir tür “benim ol” düzenine yaklaşır. Kıskançlık romantikleştirilir, acı “derinlik” sayılır, ayrılık dünyanın sonu gibi anlatılır.
Sezen Aksu’nun şarkı evreninde bazen aşk, tam da böyle bir kader duygusuyla akar: “bitsin” dersin, bitmez; “kurtulayım” dersin, daha çok bağlanırsın. Bu, duygunun gerçekliğini inkâr etmez—ama ilişkiyi çoğu zaman eşitlikten çok mecburiyet diliyle örer. Sonra biz, mecburiyeti sevgi; acıyı derinlik; vazgeçememeyi sadakat sanmaya başlarız. “Tükeneceğiz” dediğin yer, bazen bir şarkı değil; bir ilişki biçiminin adı olur.
İkincisi: Başarı.

Başarı, emekten çok vitrinle konuşur. Mekânlar, markalar, geceler, “parlamak”, “görünmek”… “İyi hayat” bir his değil, bir görüntü olur. Sıradanlık utanç gibi duyulur. Yavaşlamak suç gibi. Durmak ayıp.
Bir cümle yeter: “Onun arabası var özel mi özel.” Bakın, burada otomobil sadece otomobil değildir. “Özel” olan araba değil; o araba üzerinden kurulan statüdür. Başarı artık “ne ürettin” sorusu değil; “ne gösteriyorsun” sorusudur. Ve insan kendini yönetmeye başlar: daha çok çalış, daha çok göster, daha az dinlen. Burada kimse zorlamaz; arzular zorlar. Hegemonya bazen cop gibi değil, arzu gibi gelir ve tahakkümünü öyle kurar.
Ajda Pekkan çizgisinin pop hafızamızdaki yeri de biraz buraya bağlanır: duygu bile sahne ışığıyla konuşur; “hayat” bile estetik bir vitrine dönüşür. Parlamak bir seçenek değil, bir ölçü gibi durur. “Kimler geldi kimler geçti” derken bile, sanki kalabalığın içinden kendini bir “en”e sabitlemen gerekir. “Haykıracak nefesim kalmasa bile” o nefesi yine sahneye verirsin. “Aman petrol, canım petrol” diye dünyanın ağırlığını bir şıklığa çevirir; sonra da “yaz yaz yaz” diye hayatı kenara not düşersin: duyguyu bile vitrin diliyle konuşan bir pop hafızası.
Üçüncüsü: Güç.

Güç, duygusuzlukla eşleştirilir. Kontrolle. Yenilmezlik performansıyla. “Güçlü ol” denirken bazen “kırılganlığını sakla” denir. Ağlamamak erdem, belli etmemek olgunluk, paylaşmamak asalet gibi sunulur. Benim duvarlarım kalın dersin ve duygularını inkâr edersin. Yapısal meseleler görünmezleşir. “Sorun sensin” fikri, en kullanışlı fikirdir.
Teoman’ın dünyasında bu hâl çok tanıdıktır: içten içe paramparça olup dışarıda “idare eden” adam dili. Yara var; ama yara gösterilmiyor. Çünkü modern çağın gücü biraz da budur: acıyı saklayıp normalmiş gibi sürdürmek. “Napim, tabiatım böyle” dediğin yerde, bazen bütün bir kuşağın duygu terbiyesi konuşur. “İstanbul’da Sonbahar” dediğin şey, sadece mevsim değil; içe kapanmanın, susmanın, kendini idare etmenin dili olur.
Dördüncüsü: Kaçış.

Gece, eğlence, alkol, “boşver”, “unut”, “dağıt”… Elbette eğlenmek suç değil. Ama dil sürekli kaçışı “çözüm” diye parlatırsa, dertler konuşulmaz. Dertler konuşulmayınca değişim de konuşulmaz. Düzen sabit kalır; sadece hisler kısa süreli yönetilir. Bu da rızanın başka bir biçimidir.
Tarkan gibi devasa pop figürlerinde bu kaçış bazen tempo olarak gelir: ritim hızlanır, beden düşüncenin önüne geçer, hayat üç dakika boyunca “hafifler.” Kötü olduğu için değil—ama çok tekrarlandığında, “hafifleme” bir alışkanlığa dönüşür: sorun çözmek yerine sorun unutmak, konuşmak yerine dağıtmak. “Unutmamalı” dersin belki; sonra bir bakmışsın “Şıkıdım şıkıdım”ın ritmi düşüncenin üstünü örtmüş. Bazen kaçış, bir şarkının melodisidir.
Peki ne yapacağız? Müziğin sesini kısalım mı hayatımızda?

Hayır. Çünkü mesele “yasaklamak” değil. Mesele duymayı öğrenmek. Daha doğrusu, eleştirel bir kulak geliştirmek.
Bir şarkı çalarken kendine şu soruyu sormak:
Bu şarkı bana hangi hayatı arzu edilir gösteriyor?
Aşkı eşitlik mi, sahiplik mi diye kuruyor?
Başarıyı emek mi, vitrin mi üzerinden anlatıyor?
Hangi duyguyu yüceltiyor, hangisini aşağılıyor?
Ve en önemlisi: Bu şarkı bana hangi soruları sordurmuyor?
Çünkü siyaset çoğu zaman “kime oy veriyorsun” sorusu değildir.
Siyaset, “neye alıştın” ve hatta “seni neye alıştırdılar, farkında mısın?” sorusudur.
Gün boyunca müzik defalarca yanımızdan geçiyor. Biz de çoğu zaman onu “eğlence” diye kenara koyuyoruz. Oysa müzik, gündelik hayatın içine en kolay sızan anlam taşıyıcılarından biri. “Normal” dediğimiz şeyin içine işliyor. Ve siyaset, tam da orada başlıyor: normalin kurulduğu yerde.
Bir sonraki nakarat diline dolandığında bir an dur.
Şunu sor: “Bu bana hangi hayatı normal gösteriyor?”
Dekor sandığın şeyin oyunu nasıl yönettiğini, belki o zaman fark edeceksin.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

