onedio
article/comments
article/share
Haberler
Telefonlar Susunca İnsan Kendini Duyar mı? Güneş Altunkaş’tan Çarpıcı Bir Roman: “Yedi Günlük Sessizlik”

etiket Telefonlar Susunca İnsan Kendini Duyar mı? Güneş Altunkaş’tan Çarpıcı Bir Roman: “Yedi Günlük Sessizlik”

Güneş Altunkaş, Yedi Günlük Sessizlik romanıyla öyle bir soru soruyor ki insan bir an durup kalıyor. Okurken hayatınız birkaç sezonluk bir dizi gibi gözlerinizin önünden geçiyor.

Bir grup genç düşünün. Yan yana oturuyorlar ama birbirlerinin yüzlerine bile bakmıyorlar. Parmaklar ekranlarda, gözler başka hayatlarda, zihinler ise sürekli bir kıyasın içinde. Bu romanda modern çağın en ironik tablolarından biriyle karşı karşıyayız. Yazar Güneş Altunkaş bize sadece “birlikte yalnızlık” nasıl çektiğimizi anlatmıyor; yok saydığımız şeyleri öyle bir yerden dahice hatırlatıyor ki adeta iğne ucunun bıraktığı sızıyı hissettiriyor.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Yedi Günlük Sessizlik tam da burada başlıyor.

Yedi Günlük Sessizlik tam da burada başlıyor.

“Telefonu bırakınca hayat düzelir mi?” gibi naif ve basit bir soruyla değil, çok daha sert bir yerden soruyor: Kendinle baş başa kalmaya cesaretin var mı?

Tüketim çılgınlığı üzerine kurulu bir dünyada dopamin salgılatan mavi ekranların bizi nasıl esir aldığını, anlardan ve mucizelerden nasıl da uzaklaştırdığını hatırlatıyor. Okurken insan kendi hayatını sanki bir dizi izler gibi dışarıdan seyretmeye başlıyor.

Romanın merkezinde Cem var. Sessizlikle büyümüş bir çocuk. İşitme engelli annesi Gül’ün dünyasında kelimeler değil, eksik kalan bakışlar ve yarım kalmış hisler konuşuyor. Cem’in hayatı üniversite sınavı sabahı geri dönüşsüz biçimde değişiyor ve annesini kaybetmesi, romanın görünmeyen omurgasına dönüşüyor. Çünkü bu hikâye yalnızca dijital bağımlılığı değil, yasın insanın içine nasıl yerleştiğini de anlatıyor.

Evde bir başka ses daha var: baba Şebap. Gürültülü, tahakkümcü, parayı ve gücü insanlığın önüne koyan, etiket meraklısı bir figür. Aslında romanın en rahatsız edici taraflarından biri de burada saklı. Çünkü Altunkaş karakterlerini kolayca “iyi” ve “kötü” diye ayırmıyor. Her insanın içinde bir kırılma, bir çatlak olduğunu; görünenle gerçeğin her zaman aynı olmadığını ustalıkla gösteriyor.

Cem’in arkadaş grubu ise bugünün gençliğinin küçük bir panoraması gibi: İpek, Emre, Tuna ve Kader. Aynı parkta yan yana oturuyorlar ama birbirlerine değil ekranlara bağlılar. Ve bir gün Kader ortaya o soruyu atıyor:

“Yedi gün sessiz kalalım mı?”

Sessizlik burada romantik bir inziva değil. Tam tersine, karakterlerin kaçtıkları her şeyin üzerine projektör tutan bir deney. Telefonu kapattığınızda dünya susmuyor; sadece iç ses yükseliyor. Ve insanın kendi sesi, çoğu zaman dış dünyanın gürültüsünden çok daha ürkütücü olabiliyor.

Roman boyunca sosyal medyanın parıltılı yüzü deşiliyor. Deştikçe de kitap sadece bir gençlik hikâyesi olmaktan çıkıyor. Vicdan, sorumluluk, aile içi güç dengeleri, kayıp duygusu ve aşk gibi kavramlar romanın alt katmanlarında dolaşmaya başlıyor. Ve bazı sahneler var ki öylece geçip gitmiyor; okurun içine bir bıçak gibi saplanıp kalıyor. Çünkü sessizlik bazen huzur değil, yüzleşme demek.

Fikrimce dahice yazılmış bu romanın en güçlü yanı şu: Kimseyi doğrudan yargılamıyor. Ne sosyal medyayı şeytanlaştırıyor ne de nostaljik bir “eskiden her şey daha güzeldi” masalı anlatıyor. Sadece şu soruyu soruyor: Gerçekten ne zaman kendimiz oluyoruz? Konuşurken mi, susarken mi?

Her eseriyle farklı bakış açıları ve temalar ortaya koyan yazar Güneş Altunkaş’ı yakından tanıyan biri olarak şunu söylemek mümkün: Bu kitap yalnızca bir hikâye anlatmıyor. Bir çağın ruh hâlini eksiksiz biçimde kayda geçiriyor.

Dijital çağın yalnızlığını, aile içindeki görünmeyen çatlakları ve insanın kendi sesiyle yüzleşme korkusunu anlatan romanın arkasındaki fikri ve karakterlerin dünyasını yazarın kendisinden dinledim.

1. Yedi Günlük Sessizlik fikri nasıl doğdu? Romanın çıkış noktası tek bir sahne miydi yoksa uzun süredir zihninde dolaşan bir mesele mi vardı?

1. Yedi Günlük Sessizlik fikri nasıl doğdu? Romanın çıkış noktası tek bir sahne miydi yoksa uzun süredir zihninde dolaşan bir mesele mi vardı?

Bu roman tek bir fikirden değil, insanları gözlemledikçe ortaya çıktı. Aynı evin içinde yaşayan ama birbirine ulaşamayan insanları düşünün. Sürekli konuşulan, yazışılan ama aslında hiçbir şeyin söylenmediği bir çağda yaşıyoruz. Herkes görünür ama kimse gerçekten orada değil. Ortam çok gürültülü olduğu için bir noktada sessizliği yazmak istedim.

2.⁠ ⁠Romanın merkezinde yer alan Cem karakteri, kayıp ve sessizlikle büyüyen bir genç. Bu karakteri yaratırken hangi duygusal katmanları özellikle öne çıkarmak istedin?

Cem annesini kaybetmiş bir çocuk. Ama mesele yalnızca ölüm değil; meselenin sıradanlaştırılması. Çocukların yasını küçümsüyoruz. “Alışır” diyoruz. “Unutur” diyoruz. Hayır, unutmaz. Sadece içine gömer. Bastırılan yas ya öfkeye dönüşür ya da insanın içine çöker. Cem ikisinin tam ortasında duran bir karakter. Bağırmayan ama içten içe parçalanan bir genç. Şunu açıkça söyleyeyim: Çocukların acısını hafife almak da bir şiddet biçimidir.

3.⁠ ⁠Cem’in annesi Gül üzerinden kurduğun sessizlik dili romanın duygusal atmosferini belirleyen önemli bir unsur. Bu karakteri yazarken seni en çok zorlayan ya da etkileyen nokta neydi?

Gül’ü yazarken anneleri kutsallaştırma tuzağına düşmek istemedim. Gül iyi bir anne. Ama işitme engelinden kaynaklanan travması zaman zaman anneliğinin önüne geçen bir kadın. Bunu yazmak zor, çünkü toplum annelere kusursuzluk atfeder. Oysa anneler de kırılır, eksik kalır, bazen yetemez olurlar. Zaman zaman annelerin de insan olduğu, ölümlü olduğu unutulur. Her şeyi kucaklamaları, her şeyi toparlamaları beklenir. Oysa anneler de insan. Hatta en insan olanlar belki de onlar. Hayattalarsa annelerinizi çok sevin. Hatta sevdiğinizi sık sık söyleyin derim.

4. Şebap karakteri okurda güçlü bir tepki uyandırıyor. Onu yazarken tek boyutlu bir “kötü” karaktere düşmemek adına nasıl bir denge kurdun?

4. Şebap karakteri okurda güçlü bir tepki uyandırıyor. Onu yazarken tek boyutlu bir “kötü” karaktere düşmemek adına nasıl bir denge kurdun?

Şebap bir “kötü” değil. Bir sonuç. Sistemin ürettiği erkeklik modelinin ete kemiğe bürünmüş hâli. Görülmek için sert, saygı görmek için korkutucu olması gerektiğini öğrenmiş bir adam. Onu şeytanlaştırmadım çünkü şeytanlaştırmak insanı rahatlatır. Ben rahatlatmak değil, rahatsız etmek istedim. Okurun zihninde şu sorunun kalmasını istedim:

Bir erkek böyle olmayı kimden öğrenir?

5.⁠ ⁠Romanda gençlerin aynı mekânda bulunup birbirlerinden kopuk yaşamaları günümüzün sosyal bir portresi gibi. Bu kuşağa dair gözlemleriniz hikâyeye nasıl yansıdı?

Gençleri suçlamıyorum. Onlara bırakılan mirası yazıyorum. Duygusal temas kuramamış ebeveynlerin çocukları bunlar. Sürekli performans sergileyen, sürekli görünür olmak zorunda hisseden bir nesil. Aynı parkta yan yana oturup birbirine mesaj atan bir kuşaktan söz ediyoruz. Bu bir teknoloji sorunu değil. Bu bir temas yoksulluğu. Ve temas kaybolduğunda insan da kaybolur.

6.⁠ ⁠Hikâyedeki kırılma noktalarından biri olan “yedi günlük sessizlik” fikri hem sembolik hem deneysel bir anlam taşıyor. Neden özellikle yedi gün?

Yedi gün bir sınır. İnsan kaç gün gerçekten susabilir? Kaç gün telefonsuz, filtresiz ve savunmasız kalabilir? İlk gün inkâr eder. Üçüncü gün huzursuz olur. Beşinci gün yorulur. Yedinci gün ise ya değişir ya da kırılır. Ben karakterlerimi o kırılma noktasına kadar götürmek istedim. Çünkü dönüşüm konfor alanında gerçekleşmez.

7. Emre karakteri üzerinden sosyal medya, görünürlük ve onay ihtiyacı gibi çağdaş meseleleri ele alıyorsun. Bu karakterle vermek istediğin temel mesaj neydi?

7. Emre karakteri üzerinden sosyal medya, görünürlük ve onay ihtiyacı gibi çağdaş meseleleri ele alıyorsun. Bu karakterle vermek istediğin temel mesaj neydi?

Emre benim için neredeyse bir ürüne dönüşmüş bir karakter. Algoritmaların büyüttüğü, beğenilerle beslenen bir genç. Sürekli görünür ama içi giderek boşalan biri. Onun üzerinden şu soruyu sordum: Görünür olmakla var olmak aynı şey mi? Bu çağın en büyük yalnızlığı kalabalığın içinde yaşanıyor. Ve en tehlikelisi şu: İnsan bir süre sonra kendi performansına da gerçekmiş gibi inanmaya başlıyor.

8.⁠ ⁠İpek karakteri Cem’in duygusal dünyasında önemli bir yerde duruyor. Onun güçlü ama mesafeli yapısını nasıl kurguladın?

İpek bir kurtarıcı değil. Çok net bir duruşu olan genç bir kadın. Cem’i seviyor ama kendini kaybetmiyor. Kendi sorunlarının içinde bile sınır koyabiliyor. Cem için bir ışık ama bir terapi merkezi değil. Edebiyatta kadın karakterleri “şifa dağıtan figürler” olarak yazma alışkanlığına bilinçli bir itiraz bu. İpek’in hikâyede sınır koymakta zorlandığı tek kişi maalesef annesi. Ama bununla yüzleşmek ve değişmek için de ciddi bir çabası var.

9.⁠ ⁠Romanda yer alan bazı sembolik unsurlar, özellikle de kara kedi figürü, okurun dikkatini çekiyor. Bu tür detaylar hikâyeye nasıl dahil oldu?

Kara kedi korkularımızı, kayıplarımızı ve etiketleme alışkanlığımızı temsil ediyor. Toplumun bazı kesimlerinin 'uğursuz dediği, dışladığı ama tertemiz şifacı haliyle var olan. Tıpkı romandaki bazı karakterler gibi. Yanlış anlaşılan her şey biraz kara kedi gibidir. Bu yüzden kara kedi romanın bilinçaltı diyebilirim.

10.⁠ ⁠Kitabı bitiren okurun zihninde hangi düşünce ya da soru ile kalmasını istiyorsun?

Okuru huzurlu bırakmak istemedim. Biraz rahatsız etmek istedim. Kitap bittiğinde bir çocuğun gözlerine daha dikkatli bakılsın istedim. Gürültülü evlerin içindeki sessizlik fark edilsin istedim. Ve belki bir gün bir kara kedinin başı okşansın istedim.

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam