Toprağın Reddettiği İsyan: Gömülmeyen Ölüler
Vadinin dibinde, dünyanın unuttuğu bir yarıkta, tek bir kara ağaç dikiliyordu. Dalları gökyüzünü delmek ister gibi kıvrılmış, kökleri ise toprağın derinliklerine, kemiklerin arasına uzanmıştı. Orada, her akşam aynı adam otururdu: Yolcu. Adı yoktu, çünkü adlar savaşlarda önce silinir, sonra unutulurdu. Sırtında eski bir harita taşırdı; 20. yüzyılın küllerinden dokunmuş, kenarları yanık, ortası hâlâ ıslak bir parşömen. Haritanın üzerinde ne sınırlar ne bayraklar vardı; sadece kırmızı iplerle örülmüş sonsuz bir döngü: Kan → Yemin → Unutuş → Yeni Kan.
Yolcu haritayı açtığında rüzgâr uğuldardı.

Ve her seferinde aynı soruları sorardı, sesi hem kendine hem dünyaya:
“Neden savaşır insan? İnsan genetiği hiç değişti mi? Savaşın DNA’sında barış diye bir şey var mı gerçekten? 20. yüzyıldan çıkardığımız o büyük dersler nerede kaldı? 21. yüzyıla devreden bu lanetli miras, bu yeni felaketler ne zaman bitecek? Neden herkes birbirinin toprağına aç gözlerle bakıyor?”
O gece, haritanın 20. yüzyıl sayfası kan gibi parladı. Ve birdenbire, vadinin ortasında bir sahne açıldı. Çamur, barut, çürümüş et kokusu doldurdu havayı. Siperler yükseldi. Trompet sesleri duyuldu. Ve altı ceset, ağır ağır doğruldu mezarlarından.
Generaller titreyerek emir verdi: “Gömün onları! Hemen! Derin kazın!”

Ama cesetler kıpırdamadı.
İlk doğrulanı, yirmi yaşında bir çocuktu. Adı Dean’di. Gözleri hâlâ açıktı, ama bakışlarında bütün bir ömür eksikliği vardı. Annesine seslendi, sesi vadide yankılandı, ta 21. yüzyıla kadar uzandı:
“Sadece yirmi yaşındaydım anne… Hiçbir şey yapmamıştım. Hiçbir şey görmemiştim. Bir kızla bile tanışmamıştım. Yirmi yıl boyunca bir adam olmak için prova yaptım. Yürüdüm, koştum, bekledim. Bir konuşma yaptılar, trompet çaldılar, üniforma giydirdiler… ve öldürdüler beni. Senin oğlun hâlâ burada anne. Gömmeyin beni. Daha yaşamadım!”
Yanındaki Webster, elleri yağ içinde, gözleri öfkeyle parladı. Karısına bağırdı:
“On sekiz buçuk dolar haftalığımla yaşadım Martha! Roaches’larla, soğukla, korkuyla… Savaş bana neydi ki? Seni bırakıp gitmeme ne gerek vardı? Şimdi ölüyorum ve ilk kez ayaktayım! Söyle onlara: Yeter! On sekiz buçukluk yoksullar ayağa kalksın! Çocuklarımız ölmesin diye ağladığın geceleri hatırlıyor musun? İşte o yüzden gömülmüyorum!”
Driscoll, en yaşlıları, toprağa yumruğunu vurdu:
“Toprak daha fazla ceset kaldırmıyor! Hasat zamanı geldi. Biz toprağın yeni ürünü değiliz; biz toprağın isyanıyız! Gömmeyin bizi. Daha anlatacaklarım var. Makine başında ölenlere, kürek sallayanlara, karnı şiş bebeklere… Onlara söyleyeceklerim var!”
Kaptan, generallerin karşısında diz çöktü, sesi kırık bir borazan gibiydi:
“Durun savaşı! Tanrı aşkına, durun! Bu adamları gömemezsiniz. Çünkü onlar gömülmek istemiyor!”
Generallerin yüzleri bembeyazdı. Birinci General, ter içinde, fısıldadı:
“Kimse bilmesin… Tanrı aşkına, sessiz olun! Ölülerimizin bile mezara girmeyi reddettiğini kimse duymasın. Bu savaşın en lanetli hali bu! Batı Point’te bunu öğretmediler bize. Eğer halk öğrenirse… eğer dünya öğrenirse ki biz kendi ölülerimizi bile kontrol edemiyoruz… her şey biter!”
Ama ölüler susmadı. Bir ağızdan haykırdılar:

“Gömmeyin bizi! Daha yaşamadık! Daha sevilmedik!
Daha gülmedik! Daha öfkelenmedik! Gömmeyin bizi!”
Sahne birden silindi. Yolcu titreyerek gözlerini açtı. Ama harita değişmişti. 20. yüzyıl sayfası bitmemişti. Kan hâlâ akıyordu. Çünkü o altı ceset, sadece 1936’nın hayali değildi. Onlar her savaşın içindeydi. 21.yüzyıl sayfasına geçti parmakları. Ve aynı sahne, yeni kostümlerle tekrar başladı.
Ukrayna’nın karlı tarlalarında, donmuş cesetler doğruldu. Gazze’nin enkazında, toz içinde kalan çocuklar annelerine seslendi. Sudan’ın kurak ovalarında, açlıktan şiş karınlı bedenler ayağa kalktı. Yemen’de, Suriye’de, Myanmar’da, Sahel’de… her yerde aynı fısıltı yükseldi. Yeni Dean’ler, yeni Webster’ler, yeni Driscoll’ler:
“Ben sadece on dokuz yaşındaydım… Ben sadece bir ekmek istiyordum… Ben sadece çocuğumu büyütmek istiyordum… Gömmeyin bizi!”
İklim felaketleri ise yeni bir katmandı: Denizler yükseldi, adalar battı, milyonlar “toprak” diye yalvardı. Ama kimse kendi toprağını vermedi. Çünkü korku aynıydı: “Eğer senin toprağın benden büyük olursa, ben yok olurum.” Oysa evrenin en büyük yalanı buydu. Toprak kimseye ait değildi. Toprak, sadece büyük bir mezardı.
Yolcu ayağa kalktı. Haritayı yere serdi. Ve birden bütün ölüler etrafını sardı. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca. 20. yüzyıldan, 21. yüzyıldan. Hepsi aynı anda konuştu:
“Neden savaşır insan? Çünkü genetiğimizde hâlâ mağara var. Çünkü korkuyoruz. Çünkü ‘benim’ dediğimiz şey aslında ‘korkum’dur. Ama biz öldük ve anladık: Hiçbir şey kimseye ait değil. Ne toprak ne bayrak, ne zafer.”
Dean öne çıktı, gözleri yolcunun gözlerine kilitlendi:
“Gömmeyin bizi. Konuşturun bizi. Konuştukça belki… Savaş biter.”
Generallerin sesi hâlâ duyuluyordu uzaktan, panik içinde:
“Kimse bilmesin… Sessiz olun… Ölüleri gömün!”
Ama yolcu artık duymuyordu onları. Haritanın en altına, titreyen parmaklarıyla yazdı:
“Ölüleri gömmeyin. Onlar konuşsun. Konuştukça, insan belki ilk kez kendi genetiğini değiştirebilir.”
Rüzgâr esti. Kara ağaç sallandı. Ve ilk kez, dallarından bir yaprak değil, bir çiçek açtı. Kırmızı değil. Beyaz. Kanla yıkanmış, ama hâlâ beyaz.
Yolcu yürüdü. Sırtında harita yoktu artık. Çünkü harita, artık içindeydi.
Ve vadide, dünyanın dört bir yanından yükselen bir uğultu vardı:
“Durdurun savaşı… Daha yaşamadık… Gömmeyin bizi…”
Bu uğultu, ne zaman bitecekti?
Belki de ilk kez bir generalin, bir askerin, bir annenin, bir çocuğun “Durdurun” dediği gün.
O güne kadar, ölüler ayakta kalacaktı.
Ve yaşayanlar, ilk kez, onları dinleyecekti.
Not: Irwin Shaw’ın (1913-1984), 1936’da kaleme aldığı efsanevi savaş karşıtı oyunu “Ölüleri Gömün” – Türkçe’ye usta çevirmen Coşkun Büktel tarafından aktarılmıştır.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

